Kırmızının iltifat kadar yakıştığı kadın,bu renk sende güzeldi beni neden kanattın? (Taken with Instagram)

Kırmızının iltifat kadar yakıştığı kadın,bu renk sende güzeldi beni neden kanattın? (Taken with Instagram)

// BAKIRKÖY AKIL HASTANESİNİN GİZLİ TARİHİ//


Meraklı’nın biri birgün Bakırköy’ün kapısında ki hastayı görür ve kendini tutamayıp “İçerde kaç kişisiniz?” diye sorar..Hasta tededdüt bile etmeden karşılığını verir…


    “sen boşver bizi,asıl siz dışarda kaç kişisiniz?”

Bakırköy denince herkesin aklına gelen tek bir şey vardır… Akıl hastanesi… Bir itirafta bulunmam gerekirse bende Bakırköy doğumluyum…Ama psikiyatride doğmadım..Hayır bunu bilerek söylüyorum eminim ben gibi birçok insanın bu durumdan başı çok şişmiştir.Neyse konumuza dönelim..Akıl hastanesinin tarihi Cumhuriyetimizin tarihimiz kadar eskidir denilebilir.Yapılmasında çağdaş psikiyatrinin kurucusu Mahsar Osman yardımcı olmuştur.Bu hastane yapılmadan önce aklen dengesi bozuk hastalar sefillik içerisinde Üsküdarda birmarhanede yaşamaya mahkum bırakılmışlardır.Bu bimarhane 2.Beyazıt döneminde kendisi tarafından yaptırılmış fakat 2.Abdülhamit döneminde ise iyice zıvanadan çıkmıştır.Zincire vurma,dayak atma,hücrede tutma gibi kendilerince tedavi yöntemi uygulamışlardır.Bazı hastaların reçetelerinde “günde üç defa kızgın demir ile dayak atılacak” yazar…Dışardan bakıldığında “kolay bir iş değil akıl hastasının bakıcısı olmak” diyebilirsiniz.Ama unutulmaması gereken en önemli kural şudur… ” kolay olmadığı için o insan akıl hastasıdır..” Yaşamak kolay değil…


Mahsar Osman birgün bu bimarhaneyi ziyarete gidiyor…Gittiği zaman gördüğü manzara karşısında şoke oluyor.Hemen o bimarhanenin kapısına zincir vuruyor ve orada bırak hasta muamelesi insan muamelesi görmeyen hastaları Bakırköyde ki merkeze alır.

Ruhu hasta olanların,ruhunu iyileştirmek için mücadele veren Mahsar Osmanda “akıl hastası - dahi ” çizgisi arasında arafta kalır.

Günlerden bir gün Rodin’in de yolu Bakırköye düşer…İnanması güç biliyorum ama büyük bir gerçek…  Rodin kim diye soran olursa kısaca özetlemek isterim 1840 yılında Fransada fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.Tam adı François Auguste Rene Rodindir.Çağa damgasını vuran bir heykeltraştır. Sanatını ” Taşın fazlasını atıyorum geriye heykel kalıyor sizde buna sanat diyorsunuz ” diyerek farklı bir şekilde dile getirir.Bir gün herkes tarafından çok bilinen ” DÜŞÜNEN ADAM” isimli heykelini yapar… Ve bu heykelin yolu döner dolaşır Bakırköye gelir…

Hem hastaneyi hemde Bakırköyü temsil eden bir heykel aranıyordur .1950’li yılların başhekimi Fahri Celal Göktulga  bir dergide Rodin’in “Düşünen Adam” heykelini görür ve bir kopyasını hastaneye dikme fikri aklına gelir. Tamda bu sırada hastanede bulunan ve eli heykele yatkın bir akıl hastası bulunmaktadır.Allem eder kallem eder bu hastayı ikna ederek aynı heykeli yapmasını ister.Taş ocaklarından çok büyük bir kaya kütlesi getirirlir hastanenin bahçesine ve o kaya yontulmaya başlanır.Düşünen adam artık yontulmuştur ama yaklaşık yarım asır sonra büyük bir kaygı yaratmıştır.Çünkü Rodin’in İstanbula eserlerinden bazıları getirilir ve gazetelerde ” İstanbulda Rodin Rüzgarı ” diye başlıklar atılır… Tabi haliyle pek çok kişinin aklı hastanede birebir aynısı ama sahte bir düşünen adam vardır.

ama.. hiç bir şey olmaz…

Yıllar sonra hastanenin Başhekimi Faruk Bayülkem heykel hakkında espirili bir açıklama yapar…

“Hastane dışındakilerin durumu içeridekilerden daha kötü.Bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor” ..

Velhasıl kelam… Birgün yolunuz düşerse düşünen adama bakmadan geçmeyin derim…

bir dakika !

sahi,biz dışarda kaç kişiyiz?

Bir vapur geçer boğaza doğru,Nazım usulcacık okşar vapuru,yanar elleri… Saygı ile eğiliyor özlem ile anıyorum… (Taken with instagram)

Bir vapur geçer boğaza doğru,Nazım usulcacık okşar vapuru,yanar elleri… Saygı ile eğiliyor özlem ile anıyorum… (Taken with instagram)

rules!

rules!

Leblebideryası

Leblebideryası

ŞEHİR TİYATROLARI YOK EDİLEMEZ!!!

İLK RADYO YAYINIMIZ

“Alo,alo,muhterem samiin,burası İstanbul Telsiz telefonu…”
Türkiye’de ki ilk radyo yaynının İstanbul Sirkecideki Büyük Postane binasının bodrum katında Eşref Şefik Bey’in bu anonsuyla başladığı kabul edilir.6 Mayıs 1927 günü yapılan anons dinleyicilere yayın akışının başladığını bildirmektedir.
Muhterem samiin…Bu sevimli cümle “sayın dinleyiciler” anlamına gelmektedir.
İstanbul Telsizi’nin ilk günkü yayın akışı da bir hayli ilgi çekicidir:

19:00 Stüdyo musikisi heyetinden şevkefza faslı
19:30 Esham ve tahvilat kambiyo ve nukut borsasının haberleri
19:40 Stüdyo musikisi heyetinden köçek havası
20:10 Monolog darülbedai sanatları Vasfi Rıza Bey tarafından
20:40 Sesli radyo gazetesi
21:20 Teganni-Matmazel Apostoldi tarafından
22:05 Rasat merkezi raporu-Anadolu Ajansı haberleri İstanbul Saati
22:20 Orkestra ve kapanış

1927-1937 yılları arasında İstanbul Radyosu olarak hizmet veren Büyük Postane’nin görkemli mimarisi Vedat Tek imzasını taşımaktadır.Mısır çarşısı ve Yeni cami’nin konşusu olan dört katlı tarihi bina Türkiyenin en büyük postahanesi olarak dikkat çekmektedir.
İnşaatına,Posta ve Telgraf Nezareti binası olarak hizmet vermek üzere 1905 yılında başlayan bina dört yıl içerisinde tamamlanır.Büyük postahane Milli Mücadele yıllarına da damga vurmuştur.

İLK RADYO YAYINIMIZ

“Alo,alo,muhterem samiin,burası İstanbul Telsiz telefonu…”

Türkiye’de ki ilk radyo yaynının İstanbul Sirkecideki Büyük Postane binasının bodrum katında Eşref Şefik Bey’in bu anonsuyla başladığı kabul edilir.6 Mayıs 1927 günü yapılan anons dinleyicilere yayın akışının başladığını bildirmektedir.

Muhterem samiin…Bu sevimli cümle “sayın dinleyiciler” anlamına gelmektedir.

İstanbul Telsizi’nin ilk günkü yayın akışı da bir hayli ilgi çekicidir:

19:00 Stüdyo musikisi heyetinden şevkefza faslı

19:30 Esham ve tahvilat kambiyo ve nukut borsasının haberleri

19:40 Stüdyo musikisi heyetinden köçek havası

20:10 Monolog darülbedai sanatları Vasfi Rıza Bey tarafından

20:40 Sesli radyo gazetesi

21:20 Teganni-Matmazel Apostoldi tarafından

22:05 Rasat merkezi raporu-Anadolu Ajansı haberleri İstanbul Saati

22:20 Orkestra ve kapanış

1927-1937 yılları arasında İstanbul Radyosu olarak hizmet veren Büyük Postane’nin görkemli mimarisi Vedat Tek imzasını taşımaktadır.Mısır çarşısı ve Yeni cami’nin konşusu olan dört katlı tarihi bina Türkiyenin en büyük postahanesi olarak dikkat çekmektedir.

İnşaatına,Posta ve Telgraf Nezareti binası olarak hizmet vermek üzere 1905 yılında başlayan bina dört yıl içerisinde tamamlanır.Büyük postahane Milli Mücadele yıllarına da damga vurmuştur.

// KENTSEL DÖNÜŞÜM…//

Eskiden “istimlak” denilirdi şimdi “kentsel dönüşüm projesi”

Demek ki ne oluyor azıcık para buldun mu dilin hemen kibarlaşıveriyor… Ne komik dimi?!

Yazıma başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki benim param yok,o yüzden pek de kibar olamayacağım.Parayı bulunca bende belki onlar gibi olurum ha ne dersiniz?

İstanbul’daki en büyük istimlak,zamanında Sulukuleye yapıldı.Yıkıldı,baştan yapıldı ya da hala yapılyor.Kazmayı çaktılar canım mahalleye.. “kentsel dönüşüm projesi” ya da diğer bir ismi ile “metamorfoz”… çok kıyak! Mahalle kentsel olarak dönüşeceğim diye debelenirken birde bakıyorsun özünden ayrılıyor,kopuyor.. 620 tane konut ile bir otel yapılacakmış…Asırlardır “ötekileştirilen” roman halkı hediye paketine sarılıp yabancı ülkelerden Türkiyeyi keşfe gelen turist kardeşlere gösterilip,hava yapılacak!

- “ee bakın biz öyle imkanlar sağlıyoruz ki vatandaşlarımıza “çingenelerimiz bile” böyle lüks konutlarda yaşıyor!”

Hey gidi hey…

Fakat hiç kimse çingene diye ötekileştirilen roman halkının  İstanbul’un fethinden önce gelip 1056 yılında Sulukuleye yerleştiğini bilmez..Hem adamların evlerini ellerinden al istimlak et hemde yıkıp yakıp yenisini yap kendi malını cüzi taksitlerle kendine sat..Ağaoğlunun kendi yaptırdığı villalarından birine kira ödemesi ne komik birşeyse bu insanlara yapılan muamelede o kadar komik..

Sulukulenin tarihi hakkında biraz araştırma yaptım gittiğim röportajlardan ve şunu öğrendim.. Eskiden İstanbul’un Bayrampaşa ilçesinde bulunan dere taşınca sur duvarlarını ıslatmış ve o günden beri orada yaşayan roman halkıda bölgenin adına “Sulukule” deyivermiş..

” Time of the Gypsies (Çingeneler Zamanı)” filmini izlemeyeniniz yoktur herhalde..Emir Kusturica’nın yönetmenliğini yaptığı o muhteşem film..İzlemeyenler için biraz anlatmam gerekirse iyi ve kötüyü tüm şeffaflığıyla görebileceğiniz, karakterlerini hayranlıkla izlebileceğiniz bir dram başyapıtıdır.Aşk diyorsanız sonuna kadar vardır.. Bu film’de çingenelerin doğa ile bütün,kendine has atmosferlerine yakından şahit olarabilirsiniz…Doğa ile bütün diyorum çünkü roman halkı hiç bir zaman yerleşik hayatı benimsiyemezlerken Sulukuleyi benimsiyorlar.

Sulukulede yaşam ve çevre koşullarının kötü olduğu zaten ortada..

Kentsel Dönüşüm mü?

Yıkmak ve baştan başkasına pazarlayıp eş dostu ihya etmek varken kentsel dönüşüm projesi de neyin nesi? Hem çingene öteki?

“Öteki” yıkımı dedesinden öğrendiği gibi davulu ve zurnası ile karşılıyor..

İtalyanlar Galata semtine bakarak,Cenova’nın baştan aşağı yeniden inşa edilebileceğini söylüyorlar…

Peki ya birgün İstanbul ile birlikte Galata Kulesi’de yıkılırsa?

Amaan canım… Boşver.. Kentsel dönüşüm..

Nasıl olsa Miniatürk var!

YEKTA KOPAN’A SONSUZ TEŞEKKÜRLER…

İstanbul: Şehirde Yürümek
Bir süre önce genç bir gazeteci, Çağla Melek Kaçarlar, Milliyet Blog‘daki sayfası için bir söyleşi yaptı benimle. E-posta ile gelen kısa sorular yine e-posta ile cevaplandı. Söyleşinin konusu “İstanbul” idi. Böyle bir konu için doğru isim olmadığımı söyledim önce; ne de   olsa çocukluğu ve gençliği Ankara’da geçmiş biriyim. Bir şehri çocuk   gözlerle görmenin, genç heyecanıyla arşınlamanın bıraktığı kalıcılığa   inanırım. Yine de, elbette, benim de bir İstanbul’um var… Hatta ne   yalan söyleyeyim, öykülerime baktığımda, Ankara’dan çok İstanbul’u   görüyorum. Örneğin “Bir de Baktım Yoksun”daki ‘Kırmızı’ ve ‘Kertenkele’   öykülerinin haritaları, her daim yakından ilgilendiriyor beni. Hatta  bir  süre önce İstanbul’un daha önemli rol üstlendiği yeni bir dosya   üzerinde çalışıyordum; şimdilik erteledim ama günün birinde belki   yeniden açarım o dosyayı. “İstanbul” konulu söyleşi Fil Uçuşu’nun da arşivinde olsun istedim. Çağla Melek Kaçarlar’a bir kere daha teşekkür ediyorum. (Ayrıca   şimdi baktım da, oldukça kaçamak cevaplar vermişim, sanki bir an önce   bitsin de kurtulayım der gibi. Oluyor bazen böyle, farklı ruh  hallerinde  oluyor insan. Eğer öyle algılanıyorsa hem okuyanlardan hem  de genç  gazeteci arkadaşımdan özür dilerim.)1) Kimileri hırsı için gelir buraya kimileri merakı için,herkesin İstanbul’a bir geliş öyküsü vardır. Sizin öykünüz nedir?  Aslında çıkış noktası açısından ilginç bir soru, sanki herkes  İstanbul’a  dışarıdan gelirmiş gibi. Ama doğru, ben de İstanbul  mıknatısına başka  bir şehirden, Ankara’dan yapıştım. Ne hırs ne de  merak, ekonomik bir  karardı benim geliş kararım. Seslendirme yapıyordum  Ankara’da ve o  sektörün kalbi İstanbul’daydı. Zaten yıllar içinde  İstanbul’un  seslendirme ortamı ile tanışmışlığım, çalışmışlığım da  vardı. Askerlik  dönüşü bir karar vermem gerekiyordu. O kararı bir günde  verdim ve  geldim.2) Bildiğiniz üzere tüm dünya şehirlerinin bir simgesi vardır,sizce İstanbul’un simgesi ne olmalıdır? Bu seçimde çok zorlanacak bir şehir İstanbul. Şimdi böyle bir soru   gelince, ben de ne diyeceğimi bilemedim açıkçası. Ama şundan eminim,   böyle bir simge seçileceği zaman, seçeneklerin gerçekten İstanbul’un   ruhunu bilen ve konusunun uzmanı olan, farklı disiplinlerin çok sayıda   uzmanı tarafından tartışılması-oylanması gerekir.3)  Biliyorsunuz ki İstanbul 2010 Avrupa  Kültür Başkenti seçildi,sizce  İstanbul bu sonuca layık bir şehir mi? Bir  yıl içinde İstanbul’da ne  değişti? Etkinlikler anlamında nasıl  değerlendirilebilir?  Bu bir destek programı. İstanbul bu destek programına ihtiyaç duymanın   çok ötesinde bir şehir. Şunu tartışmasız kabul edelim; İstanbul, dünya   şehirleri arasında bilinen ve bu bilinirliği hak eden, çok önemli bir   şehir. 2010 etkinliklerinin etkilerini 2011’de daha iyi anlayacağız.   Özellikle de etkinliklerin merkezde değil periferideki etkisini.   Önemsediğim etkinlikler de oldu, neden yapıldığını (ya da yapılış   tarzını) anlamadığım etkinlikler de. Ajansın verdiği rakamlar büyük bir   hareketin gerçekleştiğine işaret ediyor. Ama birçok kişi de sonuçtan   memnun değil. Artık 2010 geride kaldı. Dilerim 2011’de panik içinde,   aceleye gelmiş bir etkinlik takvimindense, daha sakin ama vurucu bir   takvim olur. Göreceğiz.4) Eski İstanbul ile şu anki İstanbul’u kıyasladığınızda sizce hangisi daha güzel? (Eskisiyse neden? Yenisiyse neden?) Kıyaslamaları sevmem. Nostalji romantizmine de, geleceğin   fetişleştirilmesine de mesafeliyim. Ayrıca bu karşılaştırmayı yapacak   eskilikte bir İstanbullu değilim. Elbette geçen yılla kıyaslayınca bile   özlediğim şeyler oluyor ama bazen de yaşanan bir değişim mutlu ediyor   beni. İstanbul’da, şu andayım; bunu güzel yaşamaya çalışıyorum.5) Gözünüzü kapattığınızda İstanbul’da hangi semt geliyor aklınıza? Ve neden?  Gözümü kapattığım an’a göre değişir. Kimi zaman Arnavutköy kimi zaman   Şişhane. Bana ait hikayesi olan semtleri severim. O hikayelerin bir   parçası olmuş semtleri.6) Bunca yoğunluk ve iş hayatınızın dışında yorgunluğunuzu atmak biraz da olsun kafanızı dinlemek için nereye gidersiniz? Yürümeyi severim. Şehirde yürümek. Beşiktaş’ta, Bebek’te, Galata’da…   Anadolu yakasını da çok severim. Şimdi düşündüm de, Anadolu Hisarı’nda   bir çay içmeyeli ne kadar çok olmuş…7) Sizce hüznüyle neşesiyle İstanbul’u anlatan en iyi müzik nedir? İstanbul kendi şarkısını gün boyu söylüyor zaten. Dünyanın bütün   enstrümanlarıyla, bilinen bütün sedaları birleştiren bir şarkı bu.   Hepimizin ezbere bildiği bir şarkı.8) Son soru olarak İstanbul ile herkesin arasında ufak bir sır vardır, sizin İstanbul ile aranızda ki sır nedir? Söyler miyim bunu? Tabii ki söylemem. Söylediğim anda sır olmaktan çıkar. Sır işte…
 Gönderen Yekta Kopan   zaman: 16:12

YEKTA KOPAN’A SONSUZ TEŞEKKÜRLER…

İstanbul: Şehirde Yürümek

Bir süre önce genç bir gazeteci, Çağla Melek Kaçarlar, Milliyet Blog‘daki sayfası için bir söyleşi yaptı benimle. E-posta ile gelen kısa sorular yine e-posta ile cevaplandı. Söyleşinin konusu “İstanbul” idi. Böyle bir konu için doğru isim olmadığımı söyledim önce; ne de olsa çocukluğu ve gençliği Ankara’da geçmiş biriyim. Bir şehri çocuk gözlerle görmenin, genç heyecanıyla arşınlamanın bıraktığı kalıcılığa inanırım. Yine de, elbette, benim de bir İstanbul’um var… Hatta ne yalan söyleyeyim, öykülerime baktığımda, Ankara’dan çok İstanbul’u görüyorum. Örneğin “Bir de Baktım Yoksun”daki ‘Kırmızı’ ve ‘Kertenkele’ öykülerinin haritaları, her daim yakından ilgilendiriyor beni. Hatta bir süre önce İstanbul’un daha önemli rol üstlendiği yeni bir dosya üzerinde çalışıyordum; şimdilik erteledim ama günün birinde belki yeniden açarım o dosyayı.

“İstanbul” konulu söyleşi Fil Uçuşu’nun da arşivinde olsun istedim. Çağla Melek Kaçarlar’a bir kere daha teşekkür ediyorum. (Ayrıca şimdi baktım da, oldukça kaçamak cevaplar vermişim, sanki bir an önce bitsin de kurtulayım der gibi. Oluyor bazen böyle, farklı ruh hallerinde oluyor insan. Eğer öyle algılanıyorsa hem okuyanlardan hem de genç gazeteci arkadaşımdan özür dilerim.)

1) Kimileri hırsı için gelir buraya kimileri merakı için,herkesin İstanbul’a bir geliş öyküsü vardır. Sizin öykünüz nedir?

Aslında çıkış noktası açısından ilginç bir soru, sanki herkes İstanbul’a dışarıdan gelirmiş gibi. Ama doğru, ben de İstanbul mıknatısına başka bir şehirden, Ankara’dan yapıştım. Ne hırs ne de merak, ekonomik bir karardı benim geliş kararım. Seslendirme yapıyordum Ankara’da ve o sektörün kalbi İstanbul’daydı. Zaten yıllar içinde İstanbul’un seslendirme ortamı ile tanışmışlığım, çalışmışlığım da vardı. Askerlik dönüşü bir karar vermem gerekiyordu. O kararı bir günde verdim ve geldim.

2) Bildiğiniz üzere tüm dünya şehirlerinin bir simgesi vardır,sizce İstanbul’un simgesi ne olmalıdır?

Bu seçimde çok zorlanacak bir şehir İstanbul. Şimdi böyle bir soru gelince, ben de ne diyeceğimi bilemedim açıkçası. Ama şundan eminim, böyle bir simge seçileceği zaman, seçeneklerin gerçekten İstanbul’un ruhunu bilen ve konusunun uzmanı olan, farklı disiplinlerin çok sayıda uzmanı tarafından tartışılması-oylanması gerekir.

3) Biliyorsunuz ki İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçildi,sizce İstanbul bu sonuca layık bir şehir mi? Bir yıl içinde İstanbul’da ne değişti? Etkinlikler anlamında nasıl değerlendirilebilir?

Bu bir destek programı. İstanbul bu destek programına ihtiyaç duymanın çok ötesinde bir şehir. Şunu tartışmasız kabul edelim; İstanbul, dünya şehirleri arasında bilinen ve bu bilinirliği hak eden, çok önemli bir şehir. 2010 etkinliklerinin etkilerini 2011’de daha iyi anlayacağız. Özellikle de etkinliklerin merkezde değil periferideki etkisini. Önemsediğim etkinlikler de oldu, neden yapıldığını (ya da yapılış tarzını) anlamadığım etkinlikler de. Ajansın verdiği rakamlar büyük bir hareketin gerçekleştiğine işaret ediyor. Ama birçok kişi de sonuçtan memnun değil. Artık 2010 geride kaldı. Dilerim 2011’de panik içinde, aceleye gelmiş bir etkinlik takvimindense, daha sakin ama vurucu bir takvim olur. Göreceğiz.

4) Eski İstanbul ile şu anki İstanbul’u kıyasladığınızda sizce hangisi daha güzel? (Eskisiyse neden? Yenisiyse neden?)

Kıyaslamaları sevmem. Nostalji romantizmine de, geleceğin fetişleştirilmesine de mesafeliyim. Ayrıca bu karşılaştırmayı yapacak eskilikte bir İstanbullu değilim. Elbette geçen yılla kıyaslayınca bile özlediğim şeyler oluyor ama bazen de yaşanan bir değişim mutlu ediyor beni. İstanbul’da, şu andayım; bunu güzel yaşamaya çalışıyorum.

5) Gözünüzü kapattığınızda İstanbul’da hangi semt geliyor aklınıza? Ve neden?

Gözümü kapattığım an’a göre değişir. Kimi zaman Arnavutköy kimi zaman Şişhane. Bana ait hikayesi olan semtleri severim. O hikayelerin bir parçası olmuş semtleri.

6) Bunca yoğunluk ve iş hayatınızın dışında yorgunluğunuzu atmak biraz da olsun kafanızı dinlemek için nereye gidersiniz?

Yürümeyi severim. Şehirde yürümek. Beşiktaş’ta, Bebek’te, Galata’da… Anadolu yakasını da çok severim. Şimdi düşündüm de, Anadolu Hisarı’nda bir çay içmeyeli ne kadar çok olmuş…

7) Sizce hüznüyle neşesiyle İstanbul’u anlatan en iyi müzik nedir?

İstanbul kendi şarkısını gün boyu söylüyor zaten. Dünyanın bütün enstrümanlarıyla, bilinen bütün sedaları birleştiren bir şarkı bu. Hepimizin ezbere bildiği bir şarkı.

8) Son soru olarak İstanbul ile herkesin arasında ufak bir sır vardır, sizin İstanbul ile aranızda ki sır nedir?

Söyler miyim bunu? Tabii ki söylemem. Söylediğim anda sır olmaktan çıkar. Sır işte…

İSTANBUL’UN İLK “SEX SHOP’U” 
Kapalı çarşıda dükkan sahibi olmak her dönem için ayrıcalık  sağlamıştır.Geçmiş dönemlerde kentin büyük finans kaynaklarından biri  sayılan merkezin kendine özgü ritüelleri olmuştur.
Esnaf her sabah 8’da açılan çarşı önünde toplanıp sultan ve devlet  koruyucuları için dualar edermiş ve sadece dualarlada kalmaz kendi  aralarında emir niteliği taşıyan nasihatlerde okunurmuş..
“Hile yapılmayacak!”
“İstifçilik olmayacak!”
“Güvenmediğiniz malı satmayacaksınız!”
Günün birinde bunca hayırlı olaydan sonra kapalıçarşı esnafı hayırsız  bir olayla karşılaşır.Asla hırsız giremez denilen çarşı soyulmuştur!
Çarşının soyulması büyük bir hayal kırıklığıyla beraber dehşet havası  yaratır ancak hırsız yakayı hemen ele verir.Ermeni bir kuyumcunun  yanında çalışan hırsız çaldıklarını ustasının dükkanında bulunan bir  hasır altına saklamıştır…
“Hasır altı etmek” deyimide böylece ortaya çıkmıştır.
16.yüzyılda çarşının güney kısmında bulunan Süleyman Paşa Hanı’nda farklı bir hayırsız olayla karşılaşılır.Han da “insan ticareti” yapılmaya başlanmıştır.
O handa sadece güzellikleriyle insanı hayrete düşürecek hatunlar  değil,tamamen çıplak olarak sergilenen erkek kölelerde alıcı  beklemektedir.Buda o zamanın padişahlarının haremlerini sadece  kadınların değil erkeklerinde doldurduğunu kanıtlamaktadır.
Günümüzün pornografik yayınlarının tam karşılığı sayılan “bahname”lerdeki fıkralar geçmişin sırlarınıda önümüze serer…
Ünlü zıbıkçıbaşı fıkrasıda buradan gelmektedir..
“Haremde sıranın kendisine gelmesini bekleyen cariyelerden  bir tanesi soluğu kapalıçarşıda alır.Zıbıkçı efendi işlevli hatuna nasıl  bir tercihi olduğunu sorar.Kız şaşkınlıkla mamüllerin çeşit çeşit  olduğunu öğrenir; Uzun olan Arap,kalın olan Kürt,latif yani hoş olan  Türk tipi olsun derken iştahı kabaran cariye üçü bir arada zıbık olup  olmadığını sorunca zıbıkçı başı  şu cevabı verir;
- öylesini bulsam kendim kullanırım kızım!”
Bu fıkra bize günümüzden 300 yıl öncesine dayanan vibratörün o  zamanlar zıbık olarak adlandırıldığını kanıtlar.Peki ya bu zıbıklar  nerede satılıyor?
Elbette Osmanlı döneminin sex shop’larının yer aldığı Kapalıçarşıda…

İSTANBUL’UN İLK “SEX SHOP’U”

Kapalı çarşıda dükkan sahibi olmak her dönem için ayrıcalık sağlamıştır.Geçmiş dönemlerde kentin büyük finans kaynaklarından biri sayılan merkezin kendine özgü ritüelleri olmuştur.

Esnaf her sabah 8’da açılan çarşı önünde toplanıp sultan ve devlet koruyucuları için dualar edermiş ve sadece dualarlada kalmaz kendi aralarında emir niteliği taşıyan nasihatlerde okunurmuş..

“Hile yapılmayacak!”

“İstifçilik olmayacak!”

“Güvenmediğiniz malı satmayacaksınız!”

Günün birinde bunca hayırlı olaydan sonra kapalıçarşı esnafı hayırsız bir olayla karşılaşır.Asla hırsız giremez denilen çarşı soyulmuştur!

Çarşının soyulması büyük bir hayal kırıklığıyla beraber dehşet havası yaratır ancak hırsız yakayı hemen ele verir.Ermeni bir kuyumcunun yanında çalışan hırsız çaldıklarını ustasının dükkanında bulunan bir hasır altına saklamıştır…

“Hasır altı etmek” deyimide böylece ortaya çıkmıştır.

16.yüzyılda çarşının güney kısmında bulunan Süleyman Paşa Hanı’nda farklı bir hayırsız olayla karşılaşılır.Han da “insan ticareti” yapılmaya başlanmıştır.

O handa sadece güzellikleriyle insanı hayrete düşürecek hatunlar değil,tamamen çıplak olarak sergilenen erkek kölelerde alıcı beklemektedir.Buda o zamanın padişahlarının haremlerini sadece kadınların değil erkeklerinde doldurduğunu kanıtlamaktadır.

Günümüzün pornografik yayınlarının tam karşılığı sayılan “bahname”lerdeki fıkralar geçmişin sırlarınıda önümüze serer…

Ünlü zıbıkçıbaşı fıkrasıda buradan gelmektedir..

“Haremde sıranın kendisine gelmesini bekleyen cariyelerden bir tanesi soluğu kapalıçarşıda alır.Zıbıkçı efendi işlevli hatuna nasıl bir tercihi olduğunu sorar.Kız şaşkınlıkla mamüllerin çeşit çeşit olduğunu öğrenir; Uzun olan Arap,kalın olan Kürt,latif yani hoş olan Türk tipi olsun derken iştahı kabaran cariye üçü bir arada zıbık olup olmadığını sorunca zıbıkçı başı  şu cevabı verir;

- öylesini bulsam kendim kullanırım kızım!”

Bu fıkra bize günümüzden 300 yıl öncesine dayanan vibratörün o zamanlar zıbık olarak adlandırıldığını kanıtlar.Peki ya bu zıbıklar nerede satılıyor?

Elbette Osmanlı döneminin sex shop’larının yer aldığı Kapalıçarşıda…

By far
the finest tumblr
theme ever
created
by a crazy man
in Russia